Aslında Anadolu’da çok tanıdık olduğumuz ama özellikle modern yaşam dediğimiz şehirlerdeki hızlı, yoğun ve yorucu yaşamlar içinde unuttuğumuz bir gelenek, kültürel bir motif. Şimdilerde yeniden hatırlanmaya ve özlenmeye başladı. Dünyada da bu konunun yıldızının parladığını görüyoruz.
“Armağan Ekonomisi” insanların
dünyaya vermek üzere geldikleri armağanlarını –yani yetenek ve becerilerini,
deneyimlerini, iyi oldukları konuları - özgürce ve koşulsuzca, bir karşılık
beklemeden vermeleri olarak ifade ediliyor.
İnsanların hayatlarını
para kazanıp bir takım güvenceler sağlamaya çalışarak değil de doğru olduğuna
inandıkları, yapmaktan keyif aldıkları, tutku duydukları konulardaki
armağanlarını dünyaya, insanlara, toplumlarına koşulsuzca sunmaları üzerinden
kurgulanan bir ekonomik sistem, aynı zamanda bir yaşam felsefesi, bir insanlık
kültürü olarak tanımlanıyor.
'Armağan Ekonomisi' kavramının en
iyi örneklerinden olan www.impossible.com sosyal ağının yaratıcısı olan dünyaca ünlü
oyuncu ve supermodel Lily Cole, 18-19 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenen Marka
Konferansı’nda yaptığı konuşmasında konuyla ilgili görüşlerini şu şekilde ifade
etti: "Hepimiz belli zamanlarda farkında olarak veya olmayarak armağan ekonomisinin
bir parçası oluruz. Buradaki amacımız hiçbir beklenti olmadan ihtiyacı olan
birine yardım etmenin mutluluğunu yaşamak.impossible.com bir sosyal ağ, global bir topluluk. Bir profil açarak bu topluluğa katılıyorsunuz ve profilinizde armağan olarak vermek istediğiniz şeyleri ya da yardımcı olmak istediğiniz konuları belirtiyorsunuz. Aynı şekilde, ihtiyaç duyduğunuz konuları da yazıp talepte bulunabiliyorsunuz. Bu sistemde para geçmiyor. Para yerine “teşekkür” geçiyor. “Teşekkür”ler aldıkça siz de ihtiyaç duyduğunuz konularda yardım talep edebiliyorsunuz.
Bir örnek vermek gerekirse, impossible.com’da
New York’tan bir kadın hemşire, yılbaşı akşamı çocuklarınıza bakarım diyor. Ne
kadar güzel bir teklif! Fakat bu kadına güvenebilir misiniz? Ne yani, para
vermediğiniz için güvenilmez mi oluyor? Bu noktada sağduyulu olmak gerekiyor. Benzer
bir örnekte önceden tanışarak, buluşup konuşarak karşındakine güvenip güvenemeyeceğini
anlayabilirsin.”
Armağan ekonomisini bir yaşam
biçimi olarak seçenlerin mottosu, “hepimiz verdikçe zenginleşiyor ve gerçek
zenginliğin birbirimize armağanlarımızı sevgiyle sunmak olduğunu biliyoruz.”
Hiç gelmeyen “boş zaman çağı”
21. yüzyılın en
etkin ve etkili düşünürlerinden ve “Kutsal Ekonomi” kitabının yazarı Charles
Eisenstein, çağlar önce bize verilen “boş zaman” vaadinin fos çıktığını
söylüyor. İşlerin çoğunu makineler yapacaktı, biz de boş zamanlarımızın keyfini
çıkaracaktık. Fakat bu “boş zaman çağı” hiçbir zaman gelmiyor. Sebep şu ki, iş
tasarrufu yapan her buluş bizi daha az çalışmaya değil daha çok tüketmeye
yöneltiyor. Yeterince paramız olursa boş zaman satın alabileceğimizi
düşünüyoruz ama o yeteri kadar parayı kazanma süreci bizi öylesine meşgul
ediyor ki hiç vaktimiz yok.
Eisenstein, armağan ekonomisi ile ilgili görüşlerini şu şekilde özetliyor: “Boş
zaman tembellik ya da işe yaramazlıkla eş tutuluyor. Bunu çalışmanın zıttı gibi
algılıyoruz. İş bizim yapmak için para aldığımız şeydir, yapmak istediğimiz
şeyi yaptığımız zaman ise boş zamandır. Bugün dünyada gerçekten yapılması
gereken işler para kazandırmıyor. Aslında, dünyayı değiştiren şeyler insanların
boş zamanlarında yaptıkları şeylerdir. Armağan ekonomisi insanların parayı
kullanmadan birbirleri için yaptıkları her şeyi kapsar. En basit seviyede,
çocukları için yemek yapan bir anne, birbirlerine yardım eden komşular,
internette bilgi paylaşımı yapan insanlar da armağan ekonomisinin parçalarıdır.
Ve bunların sayısı ne kadar artarsa, parayı o kadar az gereksiniriz; parayı ne
kadar az gereksinirsek, boş zamanımız o kadar artar; boş zamanımız ne kadar
artarsa, armağan ekonomisine kendi armağanlarımızı verme gücümüz o kadar
çoğalır.”
Occupy/ İşgal Et eylemleri parasız yaşam denemesiydi
Dünyada ve Türkiye’de mevcut sistem eleştirilerini ve bu konuda artan eğilimleri
özellikle Occupy / İşgal Et eylemlerinde görüyoruz. Bunun en bilinen örnekleri
ise Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) ve Gezi Parkı olaylarıydı.
Occupy Wall Street sürecinde eylemciler 17 Eylül 2011’de Wall Street’te bulunan
Zucotti parkını işgal etmiş ve eylem aylarca sürmüştü. Kapitalist sistem
eleştirisi olarak başlayan Wall Street eyleminde, parkta yaşam süren eylemciler
adeta bir alternatif yaşam alanı oluşturmuştu. Bir alternatif sistem
denemesiydi. Farklı amaçlarla kurulan çadırlarda herkes yeteneklerini
konuşturuyor, elinden geldiğince vermek için çaba harcıyordu. Yemek çadırında
gönüllü aşçılar yemek yapıyor, parkta kalmayan ama dışarıdan destekleyenler
torba torba yiyecek içecek taşıyor, eğitim çadırında herkes sırayla bildiği
konuları çocuklara anlatıyor, permakültür bahçesinde doğal ürünler
yetiştiriliyor, birlikte yeniliyor içiliyor şarkılar söylenip bilgiler
paylaşılıyordu. Çoğunluk 24 saatini parkta geçiriyordu ve sürekli eylemciler “para
için” çalışmadan da “hayatta kalmayı” ve “onurlu bir yaşam sürmeyi”
başarabiliyorlardı. Aynı alternatif yaşam denemesi Gezi Parkı eylemlerinde de
yaşandı. Mutfak çadırında yine bireysel desteklerle kelimenin tam anlamıyla “yağan”
yiyecekler pişiriliyor ve parka gelen herkese dağıtılıyordu. Eylemcilerin ve
desteğe gelenlerin getirdiği kitaplardan herkes için bir açık hava kütüphanesi oluşturulmuştu.
Bir bostan kurulmuş ve gönüllüler tarafından meyve-sebzeler dikilmişti. Herkes
ben ne yapabilirim diye arayış içindeydi. Kimisi Şaman ritüelleri yapıyor,
kimisi kurşun döküyor, diğeri isteyenlerin t-shirtlerine tasarım baskı yapıyor,
bir diğeri su ve çay dağıtıyordu. Tabi herşey parasız ve karşılık beklemeden
yapılıyordu. Çok yoğun bir paylaşım ve
dayanışma atmosferi oluşmuştu. Para tamamen dışlanan bir araç halindeydi öyle
ki herkese kucak açan Gezi Parkı topluluğu, seyyar satıcıları kesinlikle alanda
barındırmıyordu. “Ben parkta kalmıyorum, burada kalanlar ücretsiz yemekten
yesin, ben paramla alırım” diyenlere de buradaki paylaşım kültürü anlatılmaya
çalışılıyor ve sofralara buyur ediliyordu.
Bu alternatif sistem denemeleri polis baskınlarıyla dağıtılmış olsa da
yüreklerdeki umut ışığını güçlendirdi. Daha çok paylaşım ve dayanışmayı
yaşamlarımıza katarak paraya daha az bağımlı olacağımız günler kim bilir belki
de o kadar uzak değil…


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder